Talihsiz birine yıldızı düşük deriz, mutlu bir çift için yıldızları barıştı deriz. Bu ifadeler boş birer kalıp değildir, kaderin gökyüzünde yazılı olduğuna dair kadim bir inancın dilimize yerleşmiş izleridir.
Kadim dünyada gökyüzü seyredilen değil okunan bir şeydi, üstüne kaderin yazıldığı devasa bir metindi. Gezegenlerin ve yıldızların konumu, doğan bir çocuğun geleceğini, bir seferin sonucunu, bir yılın bereketini haber verirdi. İnsanlar hayatlarındaki iyiyi ve kötüyü, başlarının üstündeki bu haritada aradılar.
Bu yüzden bir şeyin iyi gitmesi, yıldızların uygun dizilmesine bağlıydı. Kötü giden her şeyin arkasında ise uğursuz bir gök cismi, yanlış bir hizalanma olduğu düşünülürdü. Kader ve gökyüzü, aynı hikâyenin iki yüzüydü.
Bu inanç dilin derinlerine işledi. Batı dillerindeki felaket anlamına gelen disaster kelimesi, tam anlamıyla kötü yıldız demektir. Olumsuzluk bildiren dis ön eki ile yıldız anlamındaki astro kökünün birleşiminden gelir. Yani her felaket, kelimenin içinde bir kötü yıldızın izini taşır.
Aynı gök kökenli mantık başka kelimelerde de yaşar. İtalyanca kaynaklı influenza, aslında yıldızların insan üzerindeki akışını, etkisini anlatan bir sözcüktü. Salgın bir hastalık, göklerin uğursuz bir etkisi sayıldığı için bu adı aldı. Hastalık bile bir zamanlar gökten inen bir şeydi.
Bugün artık çoğumuz kaderimizi yıldızlarda aramayız. Ama dilimiz bu inancı bırakmadı. Yıldızı parlamak, yıldızı sönmek, talihi yaver gitmek gibi ifadeler, hepsi gökyüzünü kaderin sahnesi sayan o kadim bakışın tortusudur.
Bir kelimenin içine bakmak, çoğu zaman bir uygarlığın dünya görüşüne bakmaktır. Felaket derken bir kötü yıldızı, talih derken göklerin bir armağanını anıyor oluşumuz, insanın binlerce yıl boyunca kendini nasıl gökyüzüne bağladığını gösterir.