Pek çok binada on üçüncü kat yoktur, uçaklarda on üçüncü sıra atlanır. Bu yaygın tedirginliğin arkasında birbirini tamamlayan iki kadim anlatı bulunur.
On iki, kadim dünyada bir bütünlük ve düzen sayısıydı. On iki ay, on iki burç, on iki havari. On ikinin bu düzenli, bölünebilir yapısı ona bir tamamlanmışlık hissi veriyordu. On üç ise tam bu tamamlanmış düzenin bir fazlasıydı, uyumu bozan, sığmayan bir sayıydı.
Bir şeyin düzenli olması insana güven verir. On üç, bu düzenin dışına taşan ilk adımdır. Belki de uğursuzluk hissinin en temel kaynağı budur, dengeli bir bütüne eklenen ve o dengeyi bozan o bir fazlalık.
Hristiyan geleneğinde on üç korkusu Son Akşam Yemeğine bağlanır. Sofrada on üç kişi vardır ve on üçüncü olarak anılan Yahuda, İsa'ya ihanet edecek olandır. Böylece on üç kişilik bir sofra, ihanetin ve yaklaşan felaketin işareti olarak hatırlandı.
İskandinav mitolojisinde ise benzer bir sahne yaşanır. Tanrıların bir ziyafetine davetsiz gelen on üçüncü konuk, hilekâr Loki'dir. Onun araya girmesi, sevilen tanrı Baldr'ın ölümüne yol açan olaylar zincirini başlatır. İki ayrı gelenek, aynı temayı işler, on üçüncü misafir uğursuzluğu getirir.
Bu korku o kadar yaygınlaştı ki kendi adını bile kazandı. On üç korkusuna verilen özel bir terim vardır ve bu, insanların bu sayıdan ne kadar ciddi biçimde kaçındığını gösterir. Asansör panellerinden kat planlarına kadar, on üç çoğu zaman görünmez kılınır.
İlginç olan, aynı sayının başka kültürlerde uğurlu sayılabilmesidir. Bu da bize uğur ve uğursuzluğun sayıların kendisinde değil, onlara yüklediğimiz anlatılarda olduğunu hatırlatır. On üç, aslında bir sayının nasıl bir hikâyeyle yüklenebileceğinin en iyi örneğidir.