Bir bebek doğduğunda kırk basar. Bir kayıp yaşandığında kırkı verilir. Masallar kırk gün kırk gece sürer. Bu tekrar tesadüf değildir, kırk sayısı kadim dünyada bir eşiğin ölçüsüdür.
Kırk sayısı pek çok gelenekte bir dönüşümün, bir arınmanın tamamlanması için gereken süreyi anlatır. Doğumdan sonraki kırk gün, annenin ve bebeğin en kırılgan olduğu, iki dünya arasında sayıldığı dönemdir. Kırkı çıkmak, bu eşiğin güvenle aşılması demektir.
Aynı mantık yasta da işler. Kırk gün, kaybın ilk sarsıntısının yatışması, gidenin ardından yaşayanların yeniden düzene girmesi için verilen süredir. Kırk, kaosun bittiği ve yeni bir dengenin kurulduğu andır.
Bu sayı büyük anlatılarda ısrarla tekrar eder. Tufanda yağmur kırk gün kırk gece yağar. Musa Sina Dağında kırk gün kalır. İsa çölde kırk gün sınanır. Muhammed ilk vahyi kırk yaşında alır. Her seferinde kırk, bir hazırlığın ve köklü bir değişimin ölçüsüdür.
Kırkın bu kadar sık seçilmesi rastlantı değildir. Kadim insan için bazı sayılar sadece nicelik değil, anlam taşırdı. Kırk, tek bir mevsimden kısa ama sıradan bir bekleyişten uzun, tam da bir insanı başka bir insana dönüştürecek kadar bir süreyi temsil ederdi.
Türkçede kırk aynı zamanda çokluğun kestirme anlatımıdır. Kırk yılda bir deriz, çok seyrek demek için. Kırk katır mı kırk satır deriz, imkânsız bir seçim için. Bu deyimlerde kırk artık kesin bir sayı değil, sınırın kendisidir.
Bir sayının hem takvimsel bir süreyi hem de soyut bir çokluğu anlatabilmesi, onun kültürel yükünü gösterir. Kırk, saymaktan çok tartmaya yarayan bir sayıdır. Bir şeyin yeterince uzun, yeterince tam, yeterince olgun olduğunu söyler.
Kırk sayısının kültürlerarası tekrarı belgelenmiş bir gerçektir. Ancak bu sayının en başta neden seçildiği kesin olarak bilinmez. Bazı araştırmacılar bunu Ay döngüleriyle, bazıları insan bedeninin ritimleriyle ilişkilendirir. Biz burada kanıtlanmış kültürel izleri anlatıyor, kesin bir köken iddia etmiyoruz.