Bir ayna kırıldığında içimizde küçük bir tedirginlik belirir. Bu tepki modern değildir, insanın yansımasıyla kurduğu binlerce yıllık ilişkinin izini taşır.
Kadim insan için su birikintisinde ya da parlak bir yüzeyde beliren yansıma sıradan bir görüntü değildi. Pek çok kültürde bu ikinci görüntünün kişinin ruhuyla, canıyla bağlı olduğuna inanılırdı. Yansımaya zarar vermek, doğrudan kişinin kendisine zarar vermek gibiydi.
Bu inanç yüzünden aynalar hep bir eşik nesnesi olarak görüldü. Yansıtan her yüzey, görünen dünya ile görünmeyen dünya arasında bir kapıydı. Aynayı kırmak, bu kapıyı sağlıksız biçimde parçalamak, ruhun bütünlüğünü bozmak anlamına geliyordu.
Yedi yıl talihsizlik fikri özellikle Roma dünyasına bağlanır. Romalıların, insan bedeninin ve hayatının yedi yıllık döngüler hâlinde yenilendiğine inandığı aktarılır. Bu mantığa göre kırılan bir ayna kişinin sağlığını bozarsa, o zararın onarılması bir tam döngüyü, yani yedi yılı bulurdu.
Ayrıca aynalar antik dünyada son derece pahalı ve nadir nesnelerdi. Bir aynayı kırmak somut, ağır bir maddi kayıptı. Zamanla bu gerçek kayıp, ruhsal talihsizlik inancıyla birleşti ve kırık ayna hem cepte hem kaderde bir yara olarak görülmeye başlandı.
Bugün çoğumuz ruhun aynaya hapsolduğuna inanmayız. Yine de bir ayna kırıldığında hissettiğimiz o kısa ürperti, bu kadim düşüncenin bize kalan tortusu gibidir. İnanç kaybolur ama refleks kalır.
Batıl inançların çoğu böyle çalışır. Altındaki dünya görüşü unutulur, geriye sadece jest ve tedirginlik kalır. Ayna kırmak korkusu, insanın kendi yansımasına yüklediği anlamın ne kadar derin olduğunu hatırlatan küçük bir işarettir.
Yansımanın ruhla ilişkilendirilmesi ve aynaların eşik nesnesi sayılması yaygın, belgelenmiş bir inançtır. Buna karşılık tam olarak yedi yıl rakamının Roma'dan mı yoksa daha sonraki halk anlatılarından mı geldiği kesin değildir. Yedi yıllık beden döngüsü açıklaması sık aktarılan bir gelenektir, kanıtlanmış bir tarih değil.