Evinizde bir türlü atamadığınız bir eşya duruyordur. Ufacık bir taş, bir deniz kabuğu, eski bir bilet koçanı. Maddi hiçbir değeri yoktur; hatta belki de kimse onun orada durduğunu fark bile etmez. Ama çöpe atılmasına da bir türlü izin veremezsiniz. Peki bunun sebebi nedir?
Kadim dünya bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu: çünkü bazı nesnelerin içinden bir an için bambaşka bir şey görünür. Nesnenin kendisi değişmez; taş yine taştır, kumaş yine kumaştır. Ama o nesne artık yalnızca kendisi olmaktan çıkar, bir kapıya dönüşür. Din tarihçisi Mircea Eliade bu ana bir isim vermişti: hierofani. Yunanca hieros, yani kutsal, ile phainein, yani görünmek, kendini göstermek kelimelerinden. Kutsalın kendini gösterdiği an.
Bu anın belki de en çarpıcı örneğini Tekvin'in yirmi sekizinci bölümünde buluruz. Yakup, kardeşi Esav'dan kaçarken yolda bir yerde geceyi geçirmek zorunda kalır. Elinde ne bir yastık ne bir örtü vardır; yerdeki taşlardan birini alır, başının altına koyar ve öylece uyur. Sıradan bir gece, sıradan bir taş.
Ama o gece Yakup bir rüya görür. Yerden göğe uzanan bir merdiven, üzerinde inip çıkan melekler ve merdivenin tepesinde duran Rab. Yakup uyanır. Ve söylediği cümle, hierofaninin özünü tek bir satırda özetler: "Rab gerçekten bu yerdeymiş, ben bilmiyordum."
Düşünün: o taş, o toprak parçası bir gece önce de oradaydı. Hiçbir şey fiziksel olarak değişmedi. Ama Yakup için artık aynı yer değildir. Korkuyla "Ne müthiş bir yer burası! Bu, Tanrı'nın evinden başka bir şey değil, göklerin kapısı burası" der. Ve sabah olduğunda başının altına koyduğu o sıradan taşı alır, dikey olarak diker, üzerine yağ döker ve oraya bir isim verir: Beytel, yani "Tanrı'nın Evi".
İşte hierofaninin bütün mekaniği burada gizlidir. Taş, taş olarak kalır. Ama artık dünyanın geri kalanından ayrılmış, işaretlenmiş, kutsal kılınmıştır. Eliade'nin deyişiyle, kutsal kendini göstermek için her zaman bir şeyin, bir nesnenin, bir taşın ya da bir ağacın içinden konuşur; çünkü insan sonsuzu doğrudan kavrayamaz, onu ancak sonlu bir şeyin içinden, bir kırılma anında görebilir.
Kutsal Kitap'ta bir başka, belki daha da tanıdık bir sahne vardır: Musa ve yanan çalı. Çıkış'ın üçüncü bölümünde Musa, kayınpederinin sürüsünü güderken sıradan bir günde, sıradan bir çalıya rastlar. Ama bu çalı yanmaktadır ve tuhaf bir şekilde kül olup tükenmez. Musa yaklaşır, bakmak ister. Ve tam o anda bir ses ona seslenir: "Çarıklarını çıkar, çünkü bastığın yer kutsal topraktır."
Burada da aynı yapı tekrar eder. Çalı, sıradan bir çalıdır; ateş de sıradan bir ateştir. Ama o an, o yerde, kutsal kendini göstermiştir ve mekân artık sıradan değildir. Çarıkların çıkarılması, profan dünyanın tozunu o eşikte bırakmak demektir; ayak, artık dokunulmaz bir zemine basmaktadır.
Bu iki sahneyi yan yana koyduğumuzda bir örüntü görürüz. Hierofani her zaman gündelik olanın içinde, beklenmedik bir anda patlar. Yakup yolculuk yorgunu bir gezgindir, Musa sürüsünü güden sıradan bir çobandır. İkisi de o anı aramıyordu; o an onları buldu.
Şimdi kendi hayatınıza dönün. Sahildeki bir çocuğu düşünün: binlerce çakıl taşı arasından tek bir tanesini seçer, cebine koyar, eve götürür. O taşın diğerlerinden hiçbir jeolojik farkı yoktur. Ama çocuk için artık öyle değildir; o taş, o günün, o anın, o sahilin hafızasını taşır. Yetişkin hayatımızdaki o "atamadığımız eşya" da aynı mantıkla işler. Nesne kutsaldır çünkü bir anı, bir kişiyi, bir kırılma noktasını kendinde saklar; onu atmak, o anın kendisini yok saymak gibi hissettirir.
Hierofani sadece Ortadoğu dinlerine özgü değildir; dünyanın her yerinde, çok farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Japonya'da shimenawa denen kutsal ip geleneği vardır: pirinç sapından örülen bu ip, sıradan bir kayaya, bir ağaca ya da bir şelaleye bağlandığında, o nesneyi kami'nin, yani ilahi olanın barındığı bir mekâna dönüştürür. İp, nesneyi değiştirmez; sadece dünyanın geri kalanından ayırır, işaretler.
Hindistan'da ise Buda'nın aydınlanmaya eriştiği söylenen incir ağacı, Bodhi ağacı, benzer bir işleve sahiptir. Ağaç botanik olarak bir Ficus religiosa'dır; dünyanın dört bir yanında aynı türden binlerce ağaç vardır. Ama o belirli ağaç, o belirli an sayesinde artık sadece bir ağaç değildir; hacılar binlerce kilometre yol kat edip onun altında oturmaya gelir.
Kutsal, maddeyi değiştirmez. Maddenin içinden, bir an için, başka bir gerçekliğin görünmesine izin verir.
Şimdi kelimenin kendisine, onun yolculuğuna bakalım. Çünkü diller de, tıpkı taşlar ve ağaçlar gibi, kutsalın izini taşır. İbranicede Tanrı'nın hissedilir varlığını anlatan kelime kabod'dur. Kabod'un kökünde "ağırlık" anlamı vardır; yani Tanrı'nın huzurunda hissedilen şey, hafif bir esinti değil, bastıran, ağırlığı hissedilen bir yoğunluktur. Rudolf Otto'nun kutsalı tarif ederken kullandığı mysterium tremendum, yani titreten gizem, tam olarak bu ağırlığı anlatır.
Kutsal Kitap Yunancaya çevrildiğinde, yani Septuaginta'da, kabod kelimesi doksa olarak çevrilir. Doksa, Yunancada "görünüş, parlaklık, görkem" anlamına gelir; ağırlık fikri burada ışığa, görünür bir parlaklığa dönüşür. Yunancadan Latinceye geçtiğimizde ise karşımıza gloria çıkar; kilise Latincesinde ve bugün pek çok dilde hâlâ kullanılan "glory", "gloria" kelimelerinin kökü budur.
Yani tek bir deneyim, üç ayrı dilde üç ayrı görüntüyle karşımıza çıkar: İbranicede ağırlık, Yunancada parlaklık, Latincede görkem. Ama üçü de aynı şeyi anlatmaya çalışır: kutsalın kendini hissettirdiği, insanı küçülten ve aynı zamanda büyüleyen o yoğunluk.
Latincede bir kelime daha var ki tam olarak bu ikili doğayı taşır: sacer. Sacer, "kutsala ayrılmış, dokunulmaz" demektir. Ama ilginç bir şekilde aynı kelime "lanetli, uğursuz" anlamına da gelebilir. Çünkü dokunulmazlık iki yönlü bir sınırdır; kutsal olan hem korunması gereken hem de sıradan insanın dokunursa zarar görebileceği bir şeydir. Sacer kelimesi, sancire yani "kutsamak, dokunulmaz kılmak" fiiliyle akrabadır ve bugünkü "sanctus", "sacred", "sakrament" kelimelerinin de atasıdır.
Peki bizim kendi dilimizde bu kavramın izi nerede? Türkçenin en eski kelimelerinden biri olan kut'ta. Eski Türk düşüncesinde kut, gökten bahşedilen bir bereket ve meşruiyet gücüydü; bir hükümdarın hükmetme hakkı da kut ile açıklanırdı. Kutlu, kutsal, kutsamak; hepsi bu tek heceden türer. Kabod'un ağırlığı, doksa'nın parlaklığı, gloria'nın görkemi ve kut'un bereketi, hepsi aynı insanlık deneyiminin farklı dillerdeki yankılarıdır.
Yakup'un Beytel'de yaptığı şey de bu kelime zincirinin bir parçasıdır aslında: isim koymak. Bir yeri, bir nesneyi adlandırmak, onu dünyanın geri kalanından ayırıp bir kez daha işaretlemektir. Beytel'den sonra o bölge, o merkez, insanların hac yoluyla geri döndüğü bir yer hâline gelir. Hac, aslında hierofaninin gerçekleştiği o merkeze doğru fiziksel bir yürüyüştür; kutsalın göründüğü yere yeniden ve yeniden dönme çabasıdır.
Şimdi kendimize sormamız gereken asıl soruya geliyoruz. Modern insan olarak biz de hâlâ o çekmecedeki eşyayı atamıyoruz, hâlâ sahilden bir taş topluyoruz. Peki kaybolan kutsalın kendisi mi, yoksa bizim onu görme melekemiz mi? Belki de hierofani hiç durmadı; belki hâlâ her gün, her yerde gerçekleşiyor. Belki değişen tek şey, bizim artık o an geldiğinde durup "Rab gerçekten buradaymış, ben bilmiyordum" diyecek sabrımızın kalmaması.
- Hierofani
- Mircea Eliade'nin kavramı: kutsalın maddenin içinden kendini gösterdiği an. Yunanca hieros (kutsal) + phainein (görünmek).
- Yakup ve Beytel
- Tekvin 28: sıradan bir taş yastık, göğe uzanan merdiven rüyası ve "Tanrı'nın Evi" olarak dikilen taş.
- Musa ve Yanan Çalı
- Çıkış 3: tükenmeyen ateş ve "çarıklarını çıkar, çünkü bastığın yer kutsal topraktır" emri.
- Kabod · Doksa · Gloria
- Aynı deneyimin üç dildeki izi: İbranicede ağırlık, Yunancada parlaklık, Latincede görkem.
- Sacer
- Latince: kutsala ayrılmış, dokunulmaz. Aynı kelime hem "kutsal" hem "lanetli" anlamına gelebilir.
- Türkçe Kut
- Kutlu, kutsal, kutsamak kelimelerinin kökü; eski Türk düşüncesinde gökten verilen bereket ve meşruiyet gücü.
- Shimenawa · Bodhi Ağacı
- Japonya'da kutsal kayaya bağlanan pirinç ipi; Hindistan'da Buda'nın aydınlandığı incir ağacı. Hierofaninin iki farklı coğrafyadaki izi.
Sıkça Sorulan Sorular
Hierofani (hierophany) nedir?
Yakup'un taş yastığı neyi anlatır?
Kabod, doksa ve gloria kelimeleri nasıl bağlantılıdır?
Türkçedeki "kut" kelimesinin kökeni nedir?
Latince sacer kelimesi neden hem kutsal hem lanetli anlamına gelir?
Bölüm 06 · Kutsal Yemek: Tanrılarla Sofra. Kutsal kendini bir taşta ya da bir çalıda gösteriyorsa, aynı sofrada, aynı ekmekte de gösterebilir mi? Kurban, şölen ve tanrılarla paylaşılan yemek.
Okuma Listesi
Kutsala Dönüş × Şira Nur Uysal