Dünyanın en güçlü adamı, bir tapınağın karanlık koridorunda, tek başına yürüyor.
Dışarıda kalabalık var, ama içerisi oldukça sessiz. Sadece meşalelerin çıtırtısı, taş zemine değen ayak sesleri duyuluyor. Üstünde hiçbir şey yok. Tacını az önce aldılar. Asasını, kılıcını, kraliyet mührünü — onu kral yapan her nesneyi, tek tek, çıkardılar. Şimdi sadece bir beden, soğuk taşın üzerinde. Başrahibin önünde diz çöküyor. Ve başrahip elini kaldırıp ona bütün gücüyle bir tokat atıyor.
Bu adam Babil kralı. Bilinen dünyanın en büyük imparatorluğunun hükümdarı. Bir sözüyle ordular yürüten, şehirlere adını veren, tanrıların yeryüzündeki temsilcisi sayılan adam, herkesin gözü önünde, yüzüne okkalı bir tokat yiyor. Dahası — bu tokattan sonra ondan beklenen tek bir şey var: ağlamak. Gözünden gerçek yaşlar gelmeli. Gelirse, tanrılar hoşnut olacak, gelecek yıl bereketli olacak. Gelmezse — kıtlık, savaş, felaket onları bulacak.
Az önce anlattığım sahnenin bir kralın tahttan indirilişinin hikâyesi olmadığını söylesem? Bir isyan, bir hakaret, bir ceza değil. Tam tersine: bu, devletin en kutsal töreni. Yılın en önemli günü. Planlanmış, beklenen, her bahar tekrarlanan bir ritüel. Kral oraya kendi ayağıyla, gönüllü gidiyor. Ve bu sahneyi anladığınızda, zamanla ilişkiniz bir daha asla eskisi gibi olmayacak.
Çünkü o tokadın altında, bizim tamamen unuttuğumuz bir fikir yatıyor. Bizim için kavraması neredeyse imkânsız bir fikir: zamanın canlı olduğu, yıprandığı, ve düzenli olarak onarılması gerektiği fikri.
Günümüze, kendi dünyamıza dönelim. Bugün saatinize baktınız. Bir sayı gördünüz — 08:47 diyelim. Gördüğünüz sayı sizin için ne ifade etti? Büyük ihtimalle geç mi kaldım, vaktim var mı — o kadar.
Bu bize o kadar doğal geliyor ki, başka türlüsü olabileceğini hayal bile edemiyoruz. Ama o Babilli kralın dünyasında hiçbir an bir diğerinin aynısı değildi. Her günün, her saatin bir karakteri, bir niteliği vardı. Kimi gün ekim için elverişliydi, kimi gün hasat için; kimi gün bir yolculuğa, bir anlaşmaya, bir nikâha uygundu, kimi gün ise hiçbirine. Zaman canlı, karakteri olan bir varlık gibiydi.
Ve canlı olan her şey gibi yorulurdu. Yıpranırdı. Hastalanabilirdi. İşte bütün mesele buracıkta saklı. Zamanın yıprandığı fikrini anlamadan, o tokadı da, o gözyaşını da, günler süren yenilenme ritüellerini de anlayamayız.
Dilimize girmiş bir kelimeden başlayalım — o kadar gündelik ki üzerinde hiç durmayız: takvim. Kökü Arapça q-w-m: ayağa kalkmak, dik durmak. Bu kök, tanıdık birçok kelimenin içinde yaşıyor. Kıyam — namazdaki dimdik duruş. İstikamet — eğrilmeden, dosdoğru yolda durmak. Ve kıyamet — ölülerin ayağa kalkışı, dirilişi. Hepsinin kökünde aynı anlam var: ayakta durmak, doğrulmak, devrilmemek.
Takvim de buradan geliyor. Yani takvim, en başta, abaküs gibi bir sayma aracı değil — bir doğrultma aracıydı. Biz zamanı sayarız; takvim bizim için bir sayaç. Onlar ise zamanı ayakta tutuyorlardı. Onların gözünde sanki zaman, kendi haline bırakılırsa eğrilecek, devrilecek, çökecek bir yapıydı — ve takvim onu dik tutan destekti.
Bu tek kelimenin içinde bile bütün bir dünya görüşü gizli: zaman kendiliğinden ayakta durmaz. Birinin sürekli onu doğrultması, ona bakım yapması gerekir.
Bu kök o kadar derin ki tek bir dilde kalmaz. İbranicede de aynı kök yaşıyor. Kum — 'kalk, doğrul'; ölüye, hastaya, düşene söylenen o emir. Tekuma — 'ayağa kalkış, diriliş'; kıyametin İbranice karşılığı. Ve aynı kökten bir kelime daha: makom — 'yer, mekân'. Üstelik Yahudi geleneğinde Makom, yani 'Mekân', doğrudan Tanrı'nın adlarından biridir.
Buraya dikkat edin. Aynı kök hem zamanı ayağa kaldırıyor — diriliş, kıyamet — hem mekânı kuruyor — makom, yer — hem de kutsalın kendisinin adı oluyor. Zamanı dik tutmakla bir yeri kutsamak, etimolojik kökü kazıdığınızda, aynı yere çıkıyor. Bu bölümün sonunda buraya geri döneceğiz; şimdilik aklımızın bir köşesinde dursun.
Peki zaman neden devrilsin? Neden bakıma ihtiyaç duysun? Buna cevap verebilmek için, onların zamanı bizden ne kadar farklı algıladığını anlamak gerekiyor. Biz zamanı, evrenin içinde akıp giden bir şey sanırız — evren bir sahne, zaman da o sahnede bizimle beraber ilerleyen saat gibidir. Onlar için zaman, evrenden ayrı bir şey değildi; bir nevi evrenin nabzıydı. Evren diri olduğu sürece zaman akardı; evren yorulduğunda, zaman da onunla yıpranırdı.
Ve o evren, yaratıldığı ilk anda en mükemmel, en düzenli hâlindeydi. Her şey tam bir düzen içinde, her parça yerli yerindeydi. Ama yaşayan her şey gibi, o da zamanla yorulurdu. İşlenen her günah, yapılan her haksızlık, dökülen her kan, çiğnenen her yemin — bu canlı düzenden sessizce bir parça götürür. Dünya, gün gün, ilk günkü saflığından uzaklaşır. Toprak verimini biraz yitirir, mevsimler biraz şaşar, insanlar arasındaki bağlar biraz aşınırdı.
Bir yılın sonunda dünya, artık yaşlanmış bir beden gibidir. Ve eğer hiçbir şey yapılmazsa, bu yıpranma ayyuka çıkar; sonunda evrenin nabzı büsbütün zayıflar ve dünya, yaratılıştan önceki o biçimsiz kaosa geri döner. İşte bu yüzden yılın sonu sıradan bir takvim olayı değil, gerçek bir tehlikeydi. Dünyanın yeniden doğmaya ihtiyacı vardı; yoksa yaşam yok olacaktı.
İşte o kral, o tapınakta, tam da bu yüzden yürüyordu.
Babil. Tahminen MÖ 600'lü yıllar. Nisan ayının ilk günleri — bahar ekinoksu. Gece ile gündüzün eşitlendiği, karanlıkla aydınlığın dengeye geldiği, doğanın küllerinden yeniden doğduğu an. Şehirde herkes bugünün sıradan bir gün olmadığını biliyor. Pazarlarda tezgâhlar farklı kuruluyor, evler temizleniyor, büyük bir hazırlık var. Çünkü bu gece dünya ölecek. Ve eğer her şey doğru yapılırsa — yeniden doğacak. Bu festivalin adı Akitu. On iki gün sürecek. On iki gün boyunca dünya sökülecek, arınacak ve yeniden kurulacak.
İlk günler sessiz geçer. Tapınak baştan aşağı yıkanır, tütsüler yakılır, uzun dualar okunur, rahipler arınma törenlerinden geçer. Bir hazırlık, bir temizlik dönemi. Ama dördüncü günden sonra tuhaf, hatta ürkütücü bir şey olmaya başlar: düzenin kendisi yavaş yavaş yok olmaya başlar.
Toplumun kuralları askıya alınır. Efendiyle hizmetkâr arasındaki sınır bulanıklaşır; normalde asla bir araya gelmeyecek insanlar omuz omuza durur; herkesin yerini belirleyen o görünmez duvarlar bir bir erir. Bir tür izin verilmiş bir kargaşa ve kontrollü bir kaos kaplar şehri. Mantık şu: yeni, taptaze bir dünya ve düzen kuracaksan, önce eskisini tamamen yok edip dağıtman gerekir. Hatırlayın, yaratılıştan önce ne vardı? Biçimsiz, sınırsız bir kaos. Demek ki yeniden yaratılıştan önceye, yani o kaosa geri dönülmeli.
Bu bilinçli kaosun somut bir izi takvimde bile vardı. Ay takvimi ile güneş takvimi arasında her yıl yaklaşık on bir günlük bir boşluk oluşurdu. Onlar için o artık günler takvime ait değildi — sahipsiz kabul ediliyordu. İsimsiz, hesaba katılmayan, zamanın dışına düşmüş günler. O aralıkta ölülerle diriler arasındaki perdenin inceldiğine, ataların ruhlarının yeryüzünü dolaştığına inanılırdı. Zaman öyle yıpranmıştı ki, yeni yıla geçmeden önce dünyaya ait sınırlar bile incelmişti.
Tabii yok edilmesi gereken en önemli şeylerden biri kraldı. Çünkü kral sıradan bir yönetici değildi. Gökyüzü ile yeryüzü arasındaki köprüydü; insanlarla tanrılar arasındaki canlı bağ olarak görülürdü. Kralın bedeni de, bir anlamda, krallığın bedeniydi — kral diriyse toprak bereketli olur, kral yıpranmışsa ülke hastalanırdı. Bir yıl boyunca biriken bütün o aşınma, sembolik olarak onun üzerinde toplanmıştı. Yani yenilenmesi gereken ilk şey, kralın kendisiydi.
Başrahip önce tacı alır — ve o an kral artık kral değildir. Sonra asayı, sonra kılıcı, sonra mührü. Her nesne alındıkça adam biraz daha sıradanlaşır, biraz daha hiçleşir. Sonunda bütün unvanlarından sıyrılmış, çıplak bir insan kalır ortada. Ve işte o noktada tokat gelir.
Şimdi anlıyoruz ki: tokat onu küçük düşürmek için değil. Bütün gücünü, bütün birikmiş yükünü, bütün eskimişliğini bir anda boşaltmak için. Gözyaşı da öyle. Kral ağladığında yalnızca kendi adına ağlamaz; gözyaşında bütün krallığın, bütün toprağın, geçip giden o yorgun yılın arınması vardır. O ağlarken, aslında dünya yıkanır. Bir insanın gözyaşı, bir evrenin temizlenmesi olur.
Festivalin tam ortasında, altıncı gün civarında, büyük an gelir: yaratılış destanı sahneye konur. Enuma Eliş. Tanrı Marduk'un, kaosun ejderhası Tiamat'la savaşı. Marduk onu yener, devasa bedenini ikiye böler — bir yarısından gökkubbeyi, diğer yarısından yeryüzünü yaratır.
Ama bu bir hikâye anlatımı, bir gösteri değildi. Rahipler iki gruba ayrılır — bir taraf düzenin güçleri olur, bir taraf kaosun — ve yaratılışı baştan sona yeniden oynarlar. Oynayanlar buna gerçekten inanır. O an, geçmişte kalmış bir olayı anmıyorlar; o olayı şimdiye çağırıyorlardı. İnançlarına göre zaman o an bükülür, ilk yaratılış günü ile içinde bulundukları gün üst üste biner. Başlangıç ile şimdi, tek bir ana katlanır. Bugün hâlâ bu tür sahnelemeler ve ritüeller bazı tapınaklarda yapılıyor.
On ikinci gün geldiğinde kral yeniden taç giyer, yeniden asasını alır, yeniden tahtına oturur. Ama o artık eski kral değildir. Yeni bir dünyanın, yeniden yaratılmış bir kozmosun kralıdır. Toprak yeniden bereketli, zaman yeniden taptazedir. Çünkü Akitu ritüeli gerçekleşmiş, dünya yılın ilk gününe — o saf, bozulmamış ana — geri döndürülmüştür. Başlangıca dönülmüştür.
Ama bu yenilenme arzusu yalnızca Akitu ritüelinin gerçekleştiği zamanla sınırlı değildi. O dünyada zamanın her bir anı kendi karakterini taşırdı, ve bunu ciddiye alırlardı. Babil'den kalan kil tabletlerde günlerin niteliklerine göre kataloglandığını görürüz. Yılın her bir günü için ne yapılıp ne yapılmaması gerektiğini söyleyen rehberler olarak düşünebilirsiniz. Şu gün bir işe başlamak için uğurludur; şu gün yola çıkma; şu gün karar alma, sözleşme imzalama, evlenme. Her günün kendine özgü bir özelliği, bir kalitesi vardır.
Buna 'batıl inanç' deyip geçmek kolay. Ama altındaki fikir o kadar da basit değil: zaman her yerde aynı değildir. Tıpkı toprağın her mevsim başka olması gibi — bahar toprağıyla kış toprağı aynı topraktır ama aynı şey değildir, biri tohumu kabul eder, öteki etmez — zamanın dokusu da sürekli değişir. Bir an bir işe gebedir, başka bir an kısır. Mesele, doğru işi doğru anda yapabilmektir; çünkü her anın kendi niteliğine açılan bir kapısı vardır.
Aslında bu eski ritim bugün hâlâ takvimimizi belirliyor. Haftanın günlerinin adlarına bakın: pek çok dilde Pazartesi Ay'ın günü, Salı Mars'ın, Çarşamba Merkür'ün, Perşembe Jüpiter'in, Cuma Venüs'ün günüdür. Her güne bir gök cismi, bir nitelik atanmıştı. O sistemi unuttuk ama hâlâ haftamız yedi gün ve günlerin adlarını hâlâ kullanıyoruz — farkında olmadan, o eski gök ritmini her hafta yeniden telaffuz ederek.
Şimdi tekrar geri dönüyorum, kelimeler aklımızda kalsın demiştim. İki Latince kelime: tempus yani zaman ve templum yani tapınak. İkisi de tek bir kökten geliyor.
Hatırlayın: İbranicede aynı kök hem zamanı hem mekânı anlatıyordu — tekuma ve makom, diriliş ve yer, aynı kökten kum'dan geliyordu. Latince burada aynı şeyi başka bir dilde söylüyor. O insanlar için bir tapınağa girmekle bir zamana girmek neredeyse aynı şeydi. Tapınak, gündelik zamandan çıkıp kutsal ana adım attığınız bir kapıydı.
Eşiğinden geçtiğiniz an, dışarıdaki takvimin hükmü kalkardı. İçeride önemli olan, yılın kaçıncı günü olduğu değil, evrenin kaçıncı günü olduğuydu — ve cevap her zaman aynıydı: ilk gün.
Tapınak, yalnızca mekân olarak kutsal bir yapı değil, aynı zamanda yaratılışın ilk gününe açılan bir kapıydı.
Geriye en büyük soru kalıyor. Neden? Neden bir imparatorluk on iki gün boyunca duracak, kralını soyup tokatlayacak, dünyayı sembolik olarak öldürüp diriltecek kadar bu işe ihtiyaç duysun?
Çünkü alternatif dayanılmazdı. Ya zaman düz bir çizgiyse? Geri dönüşü yoksa, asla sıfırlanamıyorsa? O zaman yaptığınız her hata sonsuza dek kalıcıdır. Biriken acılar asla silinemez. Yıpranan hiçbir şey bir daha onarılamaz. Geçen her gün, geri gelmemek üzere, ebediyen kapanır. Takvimden kopardığınız o yaprak bir daha asla geri gelmez. Bu, üzerinize durmaksızın yığılan, hiç hafiflemeyen bir ağırlıktır — geçmişin, hataların, kayıpların ağırlığı.
Döngüsel zaman işte bu ağırlığa karşı bir kurtuluştu. Eğer zaman sıfırlanabiliyorsa, hatalar temizlenebilir, dünya yenilenebilir, en başa dönülebilir. Akitu bu kurtuluşun adıydı. O on iki günde koca bir yılın bütün yükü siliniyor, dünya tertemiz bir sayfa olarak yeniden açılıyordu. Yaşamak yeniden dayanılır hale geliyordu. İnsan, geçmişin tutsağı olmaktan kurtuluyordu.
Peki biz ne yaptık? Bir anlamda biz de zamanı doğrulttuk — ama bambaşka bir yöne. Onu tamamen düzleştirdik. Her anı birbirine eşitledik. Saate baktığımızda rakamlar görüyoruz; o anın bir karakteri, neye gebe olduğu — hiçbiriyle ilgilenmiyoruz. 'Vakit nakittir' dedik, ve zaman canlı bir varlık olmaktan çıkıp harcanan ya da biriktirilen bir kaynağa dönüştü.
Ve yine de — o eski dünyanın izleri hâlâ aramızda. Yılbaşı gecelerini neden o kadar önemseriz? Saat sadece bir dakika ilerliyor; 31 Aralık ile 1 Ocak arasında hiçbir şey değişmiyor. Ama biz bir şeyin gerçekten bittiğini, bir şeyin gerçekten başladığını hissederiz. Geri sayım yaparız. 'Bu yıl her şey farklı olacak' deriz. Eski yılın pişmanlıklarını geride bırakıp temiz bir sayfa açmak isteriz.
Ya doğum günleri? O tuhaf, açıklayamadığımız sıfırlanma duygusu — yeni bir yaş, yeni bir başlangıç. Ya da büyük, yorucu bir işi bitirip uzun bir nefes aldığımız o an; sanki bir yıl boyunca biriken bir şey nihayet boşalmış gibi. İnsan olarak aslında başa dönme, en baştan başlama ihtiyacı içimizden hiç gitmedi. Sadece başlangıca hangi törenle, hangi anlamla döneceğimizi unuttuk.
Kullandığımız dil, bizden çok daha iyi hatırlıyor. Mesela saat kelimesi — sâa — aynı zamanda zamanın sonu demektir. Yani zamanı ölçen aletin adı, zamanın bitişinin adını taşıyor. Her saate baktığımızda, farkında olmadan, sonu da telaffuz ediyoruz. Bu yüzden dil ve anlamı çok önemsiyorum, çünkü dil, altını kazdıkça eski dünyanın hâlâ nefes aldığı bir yerdir.
Bir sonraki bölümde, zamanı dik tutan o mekana — kutsal coğrafyaya — gideceğiz. Çünkü kutsal zaman, ancak kutsal bir mekânda yaşanır. Ama oraya gitmeden önce, her saatinize baktığınızda kendinize sorun: yalnızca zamanı temsil eden bir sayıya mı — yoksa anın içinde fark etmeyi çoktan unuttuğumuz bir niteliğe mi şahit oluyorsunuz?
- Akitu
- Babil'in on iki günlük yeni yıl festivali. Bahar ekinoksunda dünyanın simgesel olarak öldürülüp yeniden yaratıldığı ritüel.
- Enuma Eliş
- Babil yaratılış destanı. Marduk'un Tiamat'ı yenip kozmosu kurmasını anlatır; Akitu festivalinde sahnelenirdi.
- q-w-m kökü
- "Ayağa kalkmak, dik durmak." Arapça takvim, kıyam, istikamet, kıyamet; İbranice kum, tekuma, makom — hepsi aynı kökten.
- Tempus · Templum
- Latince zaman ve tapınak. Tek kökten gelen iki kelime: gündelik zamandan kesilip ayrılmış kutsal kesit.
- Hemeroloji
- Babil kil tabletlerinde günlerin nitelik kataloğu; her güne özgü uygun/uygunsuz işlerin listesi.
- Döngüsel Zaman
- Çizgisel değil; her yıl sıfırlanan, başlangıca dönen, yıprandığında onarılan zaman algısı. Daha fazla →
Bölüm 02 · Kutsal Coğrafya: Evrenin Haritası — zamanı dik tutan o mekana, kutsal coğrafyaya gideceğiz. Çünkü kutsal zaman, ancak kutsal bir mekânda yaşanır.
Kutsala Dönüş × Şira Nur Uysal