Birine nankör dediğimizde ne söylediğimizi pek düşünmeyiz. Oysa kelime Farsçadan geliyor ve içinde ekmek var: nan, ekmek demektir. Nankör, yediği ekmeği görmeyen, bilmeyen kişidir.
Yani nankörlük, kökeninde, sofrayı unutmaktır.
Bir düşünün: bir insanın en ağır ahlaki kusurlarından birini anlatmak için dilimiz gidip ekmekle ilgili bir kelime ödünç almış. İyiliğe karşılık vermemeyi anlatırken bile ekmekten bahsediyoruz.
Yalnız da değil. Birinin ekmeğiyle oynamak, en ağır kötülüklerden sayılır. İş yerine ekmek kapısı deriz. Çocukluğun en bilinen yemini "ekmek çarpsın"dır; çocuk bile sözüne ekmeği şahit tutar.
Peki neden? Bir öğün yemek, nasıl oluyor da bir yemin kadar bağlayıcı olabiliyor?
Cevabı görmek için evvel zamana gidelim. Bir çöldeyiz; kim olduğu bilinmeyen bir yabancı, bir çadıra doğru yaklaşıyor. Yolcu mu, kaçak mı, tekinsiz biri mi, bilmiyoruz. Çadırın sahibi onu içeri alıyor ve önüne en eski ikramlardan birini koyuyor: bir parça ekmek ve tuz.
Yabancı elini uzatıp bir lokma alıyor. Ve o lokmayı yuttuğu an, dokunulmaz oluyor.
Çünkü çok eski bir örfe göre, ekmeğinizi ve tuzunuzu yemiş bir insana artık el kaldıramazsınız. Yabancı artık bilinmez bir düşman değildir; misafirdir ve misafir dokunulmazdır. Kan davalısı bile olsa, o sofradan kalktıktan sonra ona zarar veremezsiniz, çünkü aranızda artık tuz hakkı olmuştur.
Buradan anlıyoruz ki tek bir lokmanın, iki insan arasındaki bütün dengeyi değiştirme gücü var.
İşte bu bölümün konusu yemek; yani insanlık tarihinin en eski ve en evrensel kutsal eylemlerinden biri. Çünkü sofra bağ kurar, kurban insanı tanrıya yaklaştırır, kutlama ve bayram yemekleri bir halkın belleğini her lokmada tazeler, oruç ise sofrayı boş bırakarak arındırır. Yemek hiçbir zaman yalnızca karnı doldurmak ya da keyif almak için olmamıştır. Karnı doyurmak, işin en basit kısmı.
Sofra nasıl bağ kurar
Şöyle düşünelim. Aynı kaptan yiyen iki insan, bir biçimde aynı maddeden olmaya başlar. Yediğiniz şey etiniz olur, bedeninizde bütünleşir; aynı ekmeği bölüşenler, kelimenin tam anlamıyla aynı özü paylaşır.
Bu yüzden dünyanın hemen her yerinde barış sofrayla taçlandırılır. Bir antlaşma muhakkak yemekle biter, düğün ve ölüm yemeksiz olmaz, iki küskünü barıştırmanın yolu bile onları aynı sofraya oturtmaktan geçer.
Bu bağın izini Batı dillerinde de görüyoruz. Arkadaş, yoldaş anlamına gelen companion kelimesinin içinde Latince panis, yani ekmek vardır: com-panis, ekmeği birlikte yiyen kişi demektir. Bize de geçmiş olan ve şirket anlamına gelen kumpanya aynı kökten gelir; aslında aynı ekmeği bölüşenler topluluğu anlamına gelir. Dost dediğiniz, ekmek ortağıdır. Yani dostluğun tarifi sofradan geliyor.
Türkçede de benzer anlamı, hem de daha somut hâliyle görüyoruz: aynı kazandan yemek. Askerlikten, dergâhtan, büyük konaklardan kalma bir kardeşlik tarifi. Kazan ortaklığı, kan ortaklığına denk sayılırdı. Nitekim aile dediğimiz şeyin adı bile üstünde yemek pişen ateşten geliyor: ocak.
Sofranın beklenmedik misafiri
Bu topraklarda eve gelen habersiz konuğa Tanrı misafiri denir. Deyime dikkat edin: misafir, Tanrı'nın gönderdiğidir; hatta bir bakıma Tanrı adına gelen kişidir.
Kadim anlatılar bu inancı hikâyeye dökmüştür. Hz. İbrahim'in çadırına uğrayan üç yabancı, ağırlandıktan sonra melek çıkar. Yunan anlatılarında tanrılar kılık değiştirip kapı kapı dolaşır, kimin sofrasının açık olduğuna bakar. Kapıya gelen hiç geri çevrilmez, çünkü kim olduğu bilinmez.
Anadolu sofralarında hâlâ yaşayan, sofrada Hızır'a yer bırakma alışkanlığı da buradan gelir: sofraya bir tabak fazla konur. Çünkü belki gelen sıradan bir misafir değil, göründüğünden fazlasıdır.
Ekmek çarpsın
Başta andığımız o yemini hatırlayın. Ekmeğin çarpabileceğine, yani yalancıyı cezalandırabileceğine inanılıyor. Hatta yere düşen ekmeğe hürmet edilir; alınır, öpülür, alna götürülür, yüksek bir yere konur.
Ekmek bizde nimettir ve nimetin israfı da neredeyse günahtır. Bayat ekmek çöpe atılmaz; poşetlenip duvar kenarına, bir çıkıntıya, kuşların ve muhtaçların bulacağı bir yere bırakılır. Şehirlerimizin duvar diplerindeki o ekmek torbaları dışarıdan gelen birine tuhaf görünür; bize o kadar doğaldır ki, görünmez bile.
Enkidu'yu insan yapan şey
İnsanlığın en eski destanında bu bağın bambaşka bir yanını görüyoruz. Gılgamış'ın vahşi dostu Enkidu, bozkırda hayvanlarla yaşar; onlarla aynı nehirden su içer, ot yer, insan yüzü görmeden yaşar.
Enkidu'yu insanlığa kazandıran sahnede dikkat edin: önüne ekmek ve bira konur. Enkidu önce şaşırır, hatta sıkıntılanır; önüne konanları tanımaz. Sonra kendisine "Ekmek ye Enkidu, yaşamın gereğidir bu; içki iç, halkın göreneğidir bu" denir.
Ve Enkidu ekmeği yer, birayı içer. Yüzü aydınlanır, bedeni yıkanır paklanır, giyinir; hayvanlar artık ondan kaçar.
Enkidu'ya pek tabii bir parça et, bir avuç meyve de ikram edilebilirdi. Ama onu yarı hayvan bir yaşamdan insanlığa terfi ettiren şey ekmek ve bira oldu. Çünkü ikisi de doğada hazır bulunmaz. İki ürün de tahılın dönüştürülmesiyle elde edilir: öğütülür, mayalanır, beklenir, pişirilir. Ekmek ve bira, doğadan toplayanın değil, vahşi doğayı ehlileştirip dönüştürenin, yani medeni insanın işidir.
Enkidu'yu insan yapan, karnını doyurması değil; dönüştürülmüş doğayı, yani kültürü sindirmesidir. Çiğ yiyen vahşi doğaya aittir; pişirip mayalayıp bölüşen ise medeniyete.
Tanrılarla aynı sofra
Sofra yalnız insanı insana bağlamaz. Bazen tanrılarla da bağ kurar. Kadim dünyanın her yerinde kurban vardır ve çoğu zaman modern algımızla kurbanı, tanrıya bir şey verilen ve karşılığında bir şey istenen bir tür rüşvet gibi görürüz. Hâlbuki kurbanın amacı tanrılarla aynı sofraya oturmaktır.
Antik Yunan'ın kurban törenlerine bakalım. Hayvan kesilir; kemikler ve yağ, dumanı göğe yükselsin diye sunakta yakılır, bu tanrıların payıdır. Et ise tapınağın avlusunda pişirilir ve herkes birlikte yer, bu da insanların payına düşer. Yani kurban, bir nevi tanrıyla şehrin sakinlerinin birlikte oturduğu dev bir sofradır: aynı hayvan, iki âleme bölüştürülür.
Kurban kelimesinin Arapça kökü kurb, yakınlık demektir. Aynı kökten kurbiyet gelir, yani yakın olma hâli; ve akraba gelir, yani yakınlar. Kurban, kelimenin özünde yakınlaştıran şeydir. İnsan, kurban sofrasında tanrıya yaklaşır, akraba olur. Modern kulağa en sert gelen kelimenin içinde en sıcak fikir saklıymış: yakınlık.
Tanrının yemek yediği sofra
Bu türden bir sofranın ilk kurulduğu yerin Mezopotamya olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. Tapınaktaki tanrı heykelinin önüne günde iki kez ekmek, et, bira ve meyve gibi yiyecekler sunulurdu.
Heykelin özel bir törenle canlandırıldığına, artık gören, duyan, yemek yiyen bir tanrı bedeni olduğuna inanılırdı. Sofra kurulur, heykelin önüne perde çekilirdi; tanrı yemeğini yerdi. Tabaktaki yemek elbette yerinden oynamazdı, ama inanışa göre tanrı onun görünmez özünü alırdı. Maddesi tabakta kalır, cevheri tanrıya giderdi.
Geriye kalan yemekse artık kutsanmıştı. Çöpe değil, kral ve rahipler gibi yüksek sınıftan kimselere giderdi. Tanrının artığı, sofraların en şereflisiydi.
İlk pay: libasyon ve saçı
Kurbanın bir de sıvı hâli var: libasyon, yani dökme sunusu. Kral ya da rahip, tören kâsesinden şarabı, sütü, yağı toprağa ya da sunağa dökerdi. Toprağın ve tanrıların payı muhakkak verilirdi.
Bugün Anadolu'dan Balkanlara, yere dökülen bir damla içkinin toprağın hakkı sayılması ve ilk mahsul adağı da aynı ritüelin değişik versiyonlarıdır. Hasadın ilk payı verenin hakkı olarak toprağa veya tanrıya verilir. Önce pay verilir, kalan gönül rahatlığıyla yenir. Yemeğe şükürle başlamak da bu eski âdetten bize kalan son parçadır.
Bu dökme sunusunun bir benzeri bir düğün geleneğinin içinde hâlâ yaşıyor: saçı. Gelinin başından saçılan buğday, para ve şeker bugün eğlence sanılır. Ama kelimenin kendisi düzeltir; saçı, saçılan sunudur, berekete verilen paydır.
Anadolu'nun eski usulünde yeni eve girerken eşiğe yağ sürülür, ilk mahsulden bir avuç toprağa geri bırakılır, kazandan ilk kepçe ocağa ya da yere paylaştırılırdı. Mantık, libasyonun mantığıyla birdir: bütünün ilk parçası insana değil, görünmeyene aittir; ilk pay verilirse kalan bereketlenir.
Bugün de bir benzerini gündelik hayatta küçük öncelik törenleriyle yapıyoruz. En basitinden pastanın ilk dilimi, çayın ilk bardağı misafire verilir. Bakacak olursanız hepsi aynı ritüelin devamı.
İçilen tanrı
Tanrılarla paylaşılan sofranın en değişik hâlini ise kadehte görüyoruz, çünkü kimi geleneklerde tanrı ağırlanmakla kalmaz, aynı zamanda içilir.
Hint geleneğinin en eski kutsal kitabı Rigveda'da, on bölümden birinin tamamı soma denen içkiye ayrılmıştır. Soma hem bir bitkinin özü, hem bir içki, hem de bizzat bir tanrıdır. İçen, tanrıyı içmiş olur. İran'ın haoması, Bozkır'ın kımızı, Akdeniz'in şarabı da somanın benzeridir.
Törende kaldırılan hiçbir kadeh susuzluk için kaldırılmadı. İçmek, o dünyada, içtiğiniz şeyin gücünü bedene almaktı.
Unutturmamak için pişen yemekler
Bazı yemekler doyurmak için değil, unutturmamak için pişer. Yemek aynı zamanda bir hatırlatma ve o eski zamana, in illo tempore'ye dönüş aracıdır.
En eski ve yaşayan örneklerinden biri hamursuz. Mısır'dan çıkış gecesinin anısına Yahudi aileler her bahar aynı sofraya oturur ve o sofradaki her şeyin sembolik bir karşılığı vardır. Mayasız ekmek servis edilir, çünkü kaçarken hamurun kabarmasını bekleyecek zaman yoktu. Acı otlar ise köleliği hatırlatmak içindir. Yani bir halk, kendi tarihini ve kutsal anlatısını her lokmada yeniden yaşar.
Hristiyanların ekmek ve şarap ayini de özünde bir yemektir: İsa'nın Son Akşam Yemeği'nin iki bin yıldır süren bir tekrarı. Emir de o sofrada verilmiştir: "Bunu beni anmak için yapın." Demek ki bu ayin, en başta bir anma yemeğidir. İnanca göre yenen ekmek İsa'nın bedeni, şarap ise kanıdır; böylelikle simge olmaktan çıkıp kutsalın kendisine dönüşürler. Tanrı'yla aynı sofraya oturmak yetmez, Tanrı yemek ve içmek suretiyle bedene alınır.
Sofranın kendi adabı da kutsal dilin parçasıdır. Yemeğe büyükten önce başlanmaz, kimi evlerde ekmek bıçakla değil elle bölünür, sofradan şükürsüz kalkılmaz. Bunlar sıradan görgü kuralları gibi görünür, ama köküne indiğimizde sofranın tanrısal bir tören yeri olduğunu ve törenin bir düzeni bulunduğunu görürüz.
Bizim coğrafyamızın kazanında da aşure kaynar. Anlatıya göre Tufan bitince geminin ambarında ne kaldıysa, bir avuç buğday, biraz bakliyat, birkaç kuru meyve, hepsi tek kazanda kaynar ve kurtuluşun yemeği olarak aşure pişer. Elde ne kaldıysa hepsinden ve hep birlikte yapılır. Bu yüzden tek başına yenmez, dağıtılır; komşuya giden her kâse, bir büyük felaketten kurtuluşu hatırlatır.
Ölülerle kurulan sofra
Ölülerimizi de yemekle anarız. Ölülerle sofra kurmak, kadim dünyada bugünkünden çok daha önemliydi.
Mezopotamya'da ölüler için düzenlenen festivaller vardı. O günlerde ata ruhlarının geri dönüp yaşayanlara yardım ettiğine, kötülükleri defettiğine inanılırdı; şifa ritüelleri bile özellikle o günlere denk getirilirdi. Perslerin ölüleri için evde sofra kurduğunu, tabaklarına yemek koyduğunu anlatır kaynaklar. Ölen kişi sofradan tümüyle silinmezdi; yılın belli günlerinde o da gelirdi.
İki ayrı usul var burada. Kimi gelenek ölen kişiyi misafir gibi ağırlar, sofrasını kurar, tabağını koyar. Kimi de ölenin adına yemek verir, başkasını doyurur. Ama amaç ikisinde de aynıdır. Bizim mezarlık ziyaretlerinde helva dağıtmamız, ölünün canı için lokma döktürmemiz, o eski âdetin devamıdır.
Tabağın boş kaldığı sofra
Buraya kadar kutsal kabul edilen eylemlerin içinde farklı sofralar ve yemekler gördük. Geriye tek bir sofra kaldı. Ötekilerin aksine, bu sofrada tabak boş. Çünkü yemek kutsal bir eylemse, yememek de kutsal olmalıdır.
Hemen her inanç, kültür ya da gelenek aynı hakikati kabul etmiş gibi görünüyor. Müslüman Ramazan'da oruç tutar, Hristiyan büyük perhize girer, Yahudi kefaret gününde aç kalır, Hint gelenekleri sayısız riyazet tarif eder. Ortak bir karar vermiş gibi, sofradan uzaklaşmayı kutsala yaklaşmanın bir yolu olarak kabul etmişler.
Bakacak olursanız açlık bir eşiktir; yaşamla ölüm arasındaki çok tekinsiz ve muğlak bir sınırdır. İnsan acıktıkça dünyevi kimliğinden ve güvenliğinden sıyrılır, arada bir alana çekilir. Kutsal olan tam da bu tehlikeli, korunmasız ve kuralsız eşikte tecrübe edilir. Bedenin en temel ihtiyacı kesildiğinde, insan kendi ölümlülüğünün eşiğinde durur.
Ama eşikte kalınmaz. Her geçiş töreninin bir dönüşü vardır ve orucunki sofradır. Aç kalan insan yeniden oturur, yeniden yer, dünyaya geri döner. Kadim takvimde bu sebeple perhizin ve orucun ucunda hep bir şölen bekler. Ramazan bayramla, büyük perhiz paskalyayla, kefaret günü şükranla sonlanır.
Orucun asıl amacı belki de hiçbir zaman açın hâlinden anlamak olmamıştır; insanı bir süreliğine dünyanın dışına çıkarıp kendi ölümlülüğüyle yüzleştirmek ve sonra geri getirmek olmuştur.
Sonuç: insanın ilk tapınağı
Bu bölümde sofranın ve yemeğin birkaç ayrı biçimini gördük. Biri insanı insana bağladı, biri tanrıya yaklaştırdı, biri geçmişe döndüren bir ritüelle her lokmada zamanı geri getirdi, biri de boş kalarak arındırdı.
Yani yemek, bir bakıma maddenin en derin kutsanma biçimidir. Kutsala dokunulur, kutsal taşınır, kutsal saklanır; ama yemek daha farklı bir şey yapıyor. Bedene giriyor, kan oluyor, can oluyor. Bundan daha yakın bir temas yok.
Gelelim bize. Yemek, kendi tarihinin en tuhaf dönemini yaşıyor bugün. Belki hiç bu kadar bol, bu kadar hızlı ve bu kadar yalnız yenilmedi. Ayakta atıştırıyoruz, bir şeyler izleyerek çiğniyoruz, kiminle yediğimizi değil kaç kalori yediğimizi hesaplıyoruz.
Yine de gelenek inatçıdır. Modern dünyanın hızı, sofranın altındaki o kadim hafızayı tamamen silemez.
Bu bölümden sonra bir de şöyle düşünün. Belki de sofra, insanın kurduğu ilk tapınaktır. Ateş ortada, insanlar çevresinde, yiyecek bölüşülmüş, yabancı dokunulmaz, ilk lokma şükürle başlar. Serinin başından beri aradığımız her şey, merkez, çember, paylaşım ve eşik, hepsi bir sofranın etrafında zaten duruyor.
Dolayısıyla kutsala dönüş bazen, geçen bölümde gördüğümüz gibi uzak bir dağa yürümek değil; bir sofrayı, hakkını vererek kurmaktır.
- Nankör
- Farsça nān (ekmek) + kūr (kör). Yediği ekmeği görmeyen; kökeninde sofrayı unutan.
- Tuz Hakkı
- Ekmek ve tuzunu paylaştığınız kişiye zarar verilemeyeceğini söyleyen kadim misafir örfü. Ön Asya'dan Balkanlara ortak.
- Companion · Kumpanya
- Latince com-panis: ekmeği birlikte yiyen. Dostluğun tarifi sofradan gelir.
- Ocak
- Üstünde yemek pişen ateş. Aile dediğimiz şeyin adı buradan gelir.
- Kurban · Kurb
- Arapça k-r-b kökü, yakınlık. Aynı kökten kurbiyet ve akraba. Kurban, özünde yakınlaştıran şeydir.
- Thysia
- Yunan kurban töreni: kemik ve yağ dumanla tanrılara, et topluluğa. Aynı hayvan iki âleme bölüştürülür.
- Libasyon · Saçı
- Dökme sunusu. Bütünün ilk parçası insana değil, görünmeyene aittir; ilk pay verilirse kalan bereketlenir.
- Soma
- Rigveda'nın bir bölümünü tamamen kaplayan içki: hem bitki, hem içki, hem tanrı. İçen, tanrıyı içmiş olur.
- In illo tempore
- "O zamanda". Ritüelin ilk zamana dönüş işlevi; hamursuzdan aşureye, her lokmada yeniden yaşanan anlatı.
Sıkça Sorulan Sorular
Nankör kelimesinin kökeni nedir?
Ekmek ve tuz hakkı ne demektir?
Enkidu'ya neden ekmek ve bira sunulur?
Kurban kelimesi neden yakınlık anlamına gelir?
Saçı geleneği nereden gelir?
Oruç neden kutsal sayılır?
Bölüm 07 · Kutsal Hareket: Bedenin Duası. Sofraya oturduktan sonra ayağa kalkıyoruz. Yürüyen, dönen, eğilen beden ne söyler; hareket nasıl dua olur?
Okuma Listesi
Kutsala Dönüş × Şira Nur Uysal