Hani deriz ya birine boyun eğmek ya da tam tersi ben boyun eğmem. Gündelik dilde çok sıradan kullanılan bir laf aslında ama bir durup düşününce garip bir şey var. Teslimiyeti anlatırken bedenden bir uzvu seçmişiz. Hem de en savunmasız olanı, yani boynu. Şimdi baktığınızda boyun insanın en kırılgan yerlerinden biri. Boynunuzu öne verdiğiniz anda karşınızdakine kendinizi emanet etmiş olursunuz. Ya da gururu anlatırken dik başlı deriz, dimdik duruyor deriz, eğilmez deriz. Dilimiz böyle hareketlerden, jestlerden türemiş kelimelerle dolu. El pençe divan durmak deriz mesela, birinin karşısında elleri bağlayıp beklemek. Ya da eli öpülesi deriz, saygının en yükseğini anlatmak için kullanırız. Ayağına kapanmak deriz, diz çökmek deriz, baş eğmek deriz. Peki neden böyle yapıyoruz? İnancı, saygıyı ya da teslimiyeti anlatmak için neden sürekli bedenden örnek veriyoruz? Bunun çok önemli bir nedeni var. Çünkü inanç dediğimiz şey zihinde ya da kalpte sandığımızdan çok daha önce bedende beliriyor. Önce bedende olup bitiyor yani. Ve bu yalnızca bizim dilimize has bir anlatı değil. Dünyanın öbür ucunda inançlarını bedenleriyle uç noktaya götüren insanlar var. Bugün onların hikayelerine bakacağız.
Üç adımda bin kilometre
Mesela Tibet Platosu'nda buz gibi ıssız bir yolda hacılar kutsal dağa, Kailash'a doğru yola çıkarlar. Bin kilometreden fazla yol kat ederler bu hac yolculuğunda. Ama yürümezler. Daha doğrusu bizim bildiğimiz anlamda yürümezler. Ellerinde tahta takozlar vardır. Üç adım atarlar, dururlar. Ellerini önce başlarına, sonra dudaklarına, sonra göğüslerine değdirirler. Sonra boylu boyunca yere kapanırlar ve alınları toprağa değer. Sonra kalkar, üç adım daha atar ve yeniden yere kapanırlar. Yolculuk yaklaşık bin kilometre boyunca böyle sürer onlar için. Dolayısıyla aylar sürüyor bu yolculuk. Dizlerinde nasırlar oluşuyor, alınlarında iz kalıyor. Bedenleri yoldaki her adımın izini taşımaya başlıyor.
Bu ibadeti anlamak belki bize biraz zor gelebilir. Bu kadar eziyete gerek var mıydı diye düşünebiliriz. Aynı duayı arabada edemez mi ya da en azından dümdüz yürüyemez mi diye düşünebiliriz. Bu bölümde biraz da buna bakacağız. İnsan kutsala dönerken bedenini neden devre dışı bırakamıyor? Bunu inceleyeceğiz. Çünkü temelde inanç yalnızca kafanın içinde taşınan bir fikir değil. Dizle, alınla adım adım kutsalla bir olma hali. Ve farklı kültürler, farklı inançlar bunu farklı şekillerde gerçekleştiriyorlar. O yüzden önce şunu anlamak lazım. O hacıların dünyasında dua nedir, ibadet nedir? Çünkü dua orada yalnızca zihinde ya da sözle olup biten bir şey değil. Bu bir gerçek. Doğrudan bedenle yapılan bir iş, bedenle katılınan bir ritüel. Ve bu sadece Tibet'e has bir inanç da değil tabii ki. Secde eden Müslümanlar, diz çöken Hristiyanlar, dua ederken sallanan Yahudiler ya da dönen dervişler ya da dans eden şamanlar... Neredeyse bütün inançlarda ve coğrafyalarda beden inancın taşıyıcısı, hatta bir bakıma inancın kendisi.
Beden önce inanır
Hatta bir adım daha ileri gideyim. Eskiler çoğu zaman bizim gibi düşünmüyordu, hatta tam tersimizi düşünüyordu. Biz bugün şöyle zannediyoruz: Önce inanırsın, inancın gereği olarak secde edersin. Önce içte bir duygu olur, sonra bu dışarıda harekete dönüşür gibi düşünüyoruz. Halbuki eski dünyanın bilgisinde bu tam tersiydi. Önce eğilirsin, secdeye kapanırsın, inanç ya da duygu o jestle, o hareketle açığa çıkar. Yani önce beden yolu açar, ruh ve inanç sonra o yoldan gelir diye düşünüyorlardı. Çok da haksız değiller. Şimdi bu bölümde bedenle yapılan üç temel kutsal harekete bakacağız: Eğilmek, dönmek ve yürümek. Ve sonunda şunu göreceğiz: En eski dualar hâlâ hepimizin bedeninin ezberinde duruyorlar.
Eğilmek: dikliğin gönüllü terki
Şimdi en çok karşılaşılan ilk evrensel hareketle başlayalım: Eğilmek. Belki de insan bedeninin en yalın, en evrensel kutsal jestlerinden biri bu. İşin mekaniğine bakarsak insan dik duran bir hayvandır. Dik durmak bizim kimliğimizin çok önemli bir parçası ve ayaktayken biz dünyaya göz hizasından bakarız. Baş yukarıda, gözler ileride ve omurgamız diktir. Bir hakimiyet kurarız biz baktığımız yere. Peki eğilmek ne demek oluyor o zaman? Bu hakimiyetten kendi isteğiyle vazgeçmek anlamına geliyor. Boynunuzu, yani savunmasız yerinizi öne verirsiniz. Bakışınızı, insanın en güçlü özelliklerinden birini yere indirmiş olursunuz. Ve eğilen insan kelimenin tam anlamıyla eli kolu bağlanmış gibidir. Bu yüzden neredeyse bütün kültürlerde bu hareket beden diliyle senden büyük değilim, sana güveniyorum ya da senden çekiniyorum ya da karşında sana rakip değilim anlamına gelir.
Bu tür jestlerin ne kadar eski olduğunu görmek için yazının başladığı topraklara gidelim. Mezopotamya'da bir dua türünün adı söylenen sözden değil, yapılan hareketten geliyordu: El kaldırma duası. Yani duanın adı ne söylenildiğinden, kime yakarıldığından değil de avucunu hangi hareketle açtığından geliyordu. Mezopotamyalılar tapınaklara küçük heykeller diktiler ve bu heykeller ellerini göğüslerinde kenetlemiş, gözleri kocaman açık duran figürler. Bunlar süs eşyası değildi tabii. Adam evine dönse bile o figür orada dursun, onun yerine ibadet etmeye devam etsin diye yapılmış heykellerdi. Ve yere kapanma da o topraklarda çok önemli bir jestti. Krallar arası mektuplarda mesela şöyle şeyler geçer: "Efendimin ayaklarına yedi kez ve yedi kez daha karnımın üstünde ve sırtımın üstünde kapandım." Burada bir not düşeyim, birazdan anlatacağım. Yunanlıların tiksintiyle baktığı bir hareket var: Bir insanın önünde yere kapanma meselesi. Ama o jest Perslere has değil, onu şimdiden söyleyeyim, çok daha eskiye gidiyor. Onu da görmüş olacağız.
Eğilmenin bir de bizim yakından bildiğimiz bir hali var. Ona secde diyoruz. Bir düşünün. Alın dediğimiz yer yüzün tepesi, bakışın hemen üstü, düşüncenin evi gibi gördüğümüz bir yer ve secde halinde onu toprağa, ayakların bastığı yere değdiriyorsunuz. Yani dikey insan kendini sıfır noktasına indirmiş oluyor. Namazın doruğu diyebiliriz secde için. Tam secdeye varıldığında alın en aşağıdadır ve tam o an, alnın yere değdiği an, kulun inancına göre göğe ya da Yaratan'a en yakın olduğu yerdir. Kadim mantık hep böyledir. Yukarı çıkmanın yolu çoğu zaman aşağı inmekten geçer. Kendini yükselten alçalır, kendini alçaltansa yükselir. Bu bir ahlak dersi gibi bir söz olmadan önce bedenle alakalı bir bilgiydi o eski insan için. Namaza da bir bütün olarak baktığınızda baştan sona bir beden ibadeti görmüş oluyorsunuz. Çünkü ayakta durarak başlanıyor ve huzura kabul ediliyorsunuz. Sonra belden eğiliyor, rükuya eğiliyor; bu bir saygı göstergesi. Sonra alın yere iniyor: Secde, teslimiyetin belki en net hali. Ve en son diz üstü oturuluyor ve huzurda kalmış oluyorsunuz. Yani dik insandan yerdeki alna, oradan diz üstü duruşa bir alçalma ve doğrulma sırası var. Dini hiç bilmeyen biri bile yalnızca hareketleri izleyerek orada bedenle ne söylendiğini kabaca anlayacaktır.
Pers sarayından Babil'e
Şimdi bir de işin siyasi tarafı var bu eğilme meselesinde. Pers sarayında büyük kralın huzuruna çıkan herkes yere kapanırdı ve Yunanlılar bu adetten hiç hoşlanmazdı. Çünkü onlara göre özgür bir Yunan, bir insanın önünde yere kapanmazdı. Yere kapanmak ancak tanrılara yakışırdı. Sonra Pers tahtına genç Makedon fatih oturdu. İskender kendi adamlarından da aynı hareketi isteyince orduda neredeyse isyan çıktı. İşte bir eğilme hareketi iki dünya görüşünü karşı karşıya getirebiliyor. Çünkü herkes şunu biliyor o dünyada: Kimin önünde eğildiğiniz, kimi ne kadar büyük gördüğünüzü anlatır. Hatta kimi tanrılaştırdığınızı, kimi yeryüzünde Tanrının temsilcisi kabul ettiğinizi bile anlatır.
Eğilmenin gücünü bilenler bunu krallara bile uyguladılar. Daha önce birkaç kez anlattım: Babil'in yeni yıl festivali, biliyorsunuz. Yılda bir kez dünyanın en güçlü adamı, Babil kralı, tapınağa alınıyordu. Krallık nişanları elinden alınıp tanrının önünde diz çöktürülüyordu, yanağına tokat atılıyordu, kulağı çekiliyordu. Sonra da "Günah işlemedim." diye yemin ettiriliyordu. Birinci bölümü hatırlayanlar bu sahneyi biliyorlar. Ama şimdi bu sahneye beden gözüyle, beden hareketi gözüyle bakalım. Çünkü bakacak olursanız bütün bir yılın düzeni kralın dizlerinin yere değdiği ana bağlı. Ayakta duran kral bir zorba olabilir. Ama diz çöken kral kendisinin de üstünde bir makam olduğunu bedeniyle kabul etmiş oluyordu. Yani eğilmek bir nevi hiyerarşik bir ilaç gibi. En tepedeki adama bile yılda bir kez yaptırılıyor ki tepedeki, kendinden yukarıdakini unutmasın.
El öpmek ve gündelik jestler
Eğilmek böyle büyük işler görüyorsa gündelik jestlerimizde de karşımıza çıkmasına şaşırmamak lazım. Hadi biraz da eğilmenin dışındaki hareketlere bakalım. Mesela bayram sabahlarını düşünün. Büyüğün eli öpülür, sonra alna götürülür. El öpünce onurlandırmış olursun, alna götürünce de başını o elin hizmetine sunmuş olursun. Bedenin diliyle söylediğimizde "Seni sayıyorum, aklım başım sana açık." demek anlamına geliyor. Dolayısıyla ellerin de kendine ait bir inancı gösterme biçimi var: Avuçları göğe açmak. Dua eden Müslümanın da o eski çağ tapıncısının da yakaran her insanın ortak jesti aslında ve anatomisi çok açık. Çünkü açık avuç boş avuç demektir. "Silahsızım." der, "Alıcıyım." der. Bu biraz bize garip gelebilir ama dilenen elle dua eden el aslında temelde aynı şeyi söylüyorlar: "Bende yok, sende var, sendekini bana ver." Boş avuç karşısındakinden talep eder.
Başka jestlere baktığımızda, haç çıkaran Hristiyan da bedeninde bir harita çiziyor. Alın, göğüs, iki omuz; yukarı, aşağı, sağ, sol derken ikinci bölümde konuştuğumuz eksenleri hatırlayın. İnanan kişi, yani o inanca göre, her haç çıkarışında kendi bedenini dört yöne göre yeniden kurmuş oluyor. Tıpkı bir tapınak gibi. Çünkü haç çıkaran kişinin inancına göre o beden artık Tanrının makamı oluyor. Selamlaşma da bu kutsalın bir parçası. Hindistan'da insanlar avuçlarını göğüste birleştirip hafifçe eğilerek selamlaşırlar, "Namaste" derler. Ne demek namaste? "Sendeki kutsalı selamlıyorum." demek. İki insan karşılaştığında aslında yalnızca iki insan karşılaşmış olmuyor, ikisinin içindeki kutsal töz de birbirini selamlamış oluyor. Gündelik bir merhaba, minicik bir ibadete dönüşmüş oluyor. Bizim elimizi göğsümüze götürerek verdiğimiz selam da biraz arabesk bir hareket belki ama aynı şeyden geliyor. Elini kalbinin üstüne koymak kalbimdesin demektir, sözüm kalbimden geliyor demektir. Ya da şapka çıkarmak da öyle. Başını örten şeyi, yani bir tür zırhı, saygı duyduğun kişinin önünde indirirsin. Eğilmeyi anlatacağım derken başka başka hareketleri de anlatmış oldum. Neydi eğilmek? Dikey hattın jesti olarak bir tür dua etme biçimi.
Dönmek: tavaf
Şimdi sıra dönme eyleminde. Mekke'de dünyanın en kalabalık ibadetlerinden birinde milyonlarca insan tek bir yapının çevresinde döner ve tavaf ederler. Yedi kez saat yönünün tersine dönerler. Hindistan'da ve Tibet'te de benzer hareket stupaların, tapınakların ve kutsal dağların çevresinde yapılır. Adı da pradakshina deniyor Tibetlilerin yaptığına. Yönü de sağa doğru. Şimdi yön değişiyor, gelenek değişiyor, coğrafya değişiyor ama hareketin aynı kaldığını görüyoruz: Çevresinde dönmek.
Peki neden dönüyoruz? Kutsala varmışsınız, oradasınız. Neden doğrudan kutsal kabul edilen şeye yönelmek yerine çevresinde bir çember çiziyorsunuz? Çünkü dönmek merkez ilan etmek demektir. İkinci bölümü hatırlayın. Dünya bir merkez etrafında kurulur ve dönen insan bedeniyle şunu söylemiş olur: "Benim merkezim burası. Hayatım bu noktanın yörüngesinde." Gezegenler Güneş'in çevresinde nasıl dönüyorsa inançlı kişi de kutsalın çevresinde öyle döner ve tavaf eden kalabalığa uzaktan baktığınızda resmen bir galaksiye benzetirsiniz. Dikkat edin, dönen kişi kutsala aslında hiçbir zaman tam olarak ulaşmamış oluyor. Hep yanında, etrafında, çevresinde kalmış oluyor. Ve bu bile aslına bakacak olursanız tek başına bir ders. Çünkü kutsal ele geçirilecek bir hedef değil, etrafında yaşanacak bir merkez olarak kabul edilmeli.
Kutsal hep sağda
Dönerken hangi yana döneceğimiz de öyle rastgele seçilmiyor tabii. Hint genelinde bu işin kuralı şöyle: Kutsal hep sağ yanında kalacak. Çünkü sağ omzun merkeze dönük olması gerekiyor. Neden sağ diyeceksiniz. Çünkü sağ taraf orada temiz ve şerefli sayılan bir yan ve Güneş'in gökyüzündeki hareketi de saat yönünü izliyor. Dolayısıyla merkezdeki tapınak Güneş gibi düşünülüyor. Kişi etrafında bir gezegen gibi dönüyor ve kozmik düzene, yani dharma'ya uyum sağlamış oluyor. Dharma da bu demek zaten. Tavafta ise yön tam tersine, sola doğru yapılıyor. Kuzey yarım kürede gökyüzüne bakıldığında bütün takımyıldızlar sabit duran Kutup Yıldızı'nın etrafında saat yönünün tersine dönerler ve şimal Arapçada sol demektir. Yani Kutup Yıldızı'na, Şimal Yıldızı'na solunu vererek tavaf eden hacı, sabit ve devrilmeyen göksel eksenle bir olmuş olur. İki gelenek iki ayrı yön seçmiş olabilir, farklı nedenler kullanmış olabilir ama ikisi de bedenin hangi yarısını kutsala vereceğini düşünmüş, tartmıştır ve temelde aslında birbiriyle aynı mantıkta ilerlemişler. Şunu görüyoruz: Yön inanç dünyasında küçük bir ayrıntı değil ve muhakkak bir sembolizm taşıyor. O inançlara sahip belki çok az insanın bildiği şeyler bunlar.
Semâ: dönen beden
Kendi ekseninde dönme var bir de: Sema yapmak. Dönen derviş bir merkezin çevresinde değil de kendi kalbinin ekseninde döner. Bir eli göğe açıktır, bir eli yere dönüktür. Gökten alır ve yere verir. İki alem arasında dönen bir değirmen gibi hareket eder. Peki saatlerce dönen bedende ne olur? Hiç yaşadınız mı böyle bir şey bilmiyorum ama bunu en iyi dönenler anlatır. Bir yerden sonra insan kendini dönüyor gibi hissetmez. Sanki kendisi duruyor da dünya dönüyor gibi hisseder. Çocukken en azından hepimiz biraz dönmüşüzdür, oradan hatırlarsınız. Semazen evrenin hareketini kendi bedeninde seyreden sabit bir noktaya dönüşür böylelikle. Kadim insan gökyüzünde ne bulmuştu, onu hatırlayın. Her şey dönerken kımıldamayan noktalar bulmuştu: Axis Mundi. Sema işte o noktayı bedende aramak demek.
Dönmenin bir de toplulukla yapılan hali var: Çember dansları. Halay, horon, sirtaki ve dünyanın dört bir yanındaki bu tür halka çizilerek oynanan danslar var. Şimdilerde biz bunu sadece eğlence olarak görüyoruz ama aslında bunların hepsinde insanlar ortak olarak el ele tutuşur ve bir merkez etrafında dönerler. Ortada bazen ateş vardır ama dansın kendisi zaten merkezi yaratır. El ele tutuşan insanlardan oluşan çember kendi kutsal alanını çizer. Düğünlerde hâlâ halka çizmemiz bu yüzden tesadüf değil tabii ki. İki insanın birleştiği gün topluluk bedenleriyle bir dünya çizer, yeni kurulmuş aileyi de o dünyanın içine alırlar.
Şamanlar ve çember dansları
Dansın en eski ustalarıysa şamanlar tabii ki. Sibirya'dan Orta Asya'ya davulun ritmi hızlandıkça şamanın bedeni döner, sıçrar, sarsılır. Ta ki bir eşik aşılana kadar. O eşikten sonra şaman, kendi diliyle söylersek, başka yere gider; göğe çıkar, yer altına iner, ruhlarla konuşur. Bunu sağlayan şey çoğu zaman bir içki ya da bir bitki değil, hareketin kendisidir. Çünkü ritmik, sürekli, kendini aşan hareket bilinci bambaşka bir hale taşır. Ve dans bu anlamda, ya da şöyle söyleyeyim, insanlığın en eski geçit kapılarından biri. Geçit kapısı deyince tuhaf anlaşılmasın ama beden yeterince ritmik hareket ederse zihin bambaşka bir alana geçer. Dönen derviş de davuluyla sıçrayan şaman da aynı kapıdan farklı yollarla geçiyor aslına bakacak olursanız.
Yürümek: hac yolları
Ve üçüncü hareket en sıradan olanı, o yüzden sona bıraktım: Yürümek. Ve belki de en derin olanı. Biliyorsunuz hac bütün büyük geleneklerde var ve özü çoğu yerde aynı. Kutsala gitmek yetmiyor, kutsala yürümek gerekiyor. Kudüs'e, Mekke'ye, Santiago'ya, Ganj'a, Kailash'a giden yollar binlerce yıldır aşındırılıyor. Tüm bu yolculuklarda varış hikayenin aslında hep en kısa kısmı bir de. Hacıların hepsi bunu söylüyor. İnsanı değiştiren şey çoğu zaman o varılan yer değil de yolun ta kendisidir. Çünkü yürümek bedenin düşünme biçimidir. Adım atmak ritmi, nefesi düzenler; nefes zihni düzenler. Yol uzadıkça gereksiz olan her şey dökülür, arkada kalır. Önce eşya, sonra düşünceler, sonra kimlik. Böylelikle kutsal şehre giren hacı, evden çıkan kişi değildir artık. Yol onu yontmuştur. Ve her coğrafyada aynı şeyi görüyoruz. Japonya'da bin yılı aşkın süredir yürünen bir hac yolu var. Bir adanın çevresini dolanıyorlar ve seksen sekiz tapınaklı bin küsur kilometrelik bir halka çizmiş oluyorlar. Yürüyenler beyaz giyiniyorlar ve beyaz orada kefenin rengi. Yani yola çıkan kişi sembolik olarak dünyaya ölmüş oluyor. Yol boyunca da bir ölü gibi yüksüz ve sahipsiz bir biçimde yürüyor. Halkayı tamamlayıp döndüğünde ise artık yeniden doğmuş kabul ediliyor. Yolun halka biçimde olmasının da bir anlamı var tabii ki. Varılacak bir uç yok anlamına geliyor. Başladığın yere dönersin ama başka biri olarak dönersin diyor o yol.
Hac yürüyüşünün içinde de bazen başka adımlar görüyoruz. Mekke'deki ibadetin bir bölümünde hacılar iki tepe arasında gidip geliyorlar, yedi kez. Ve bu aslında bir annenin hikayesinin tekrarı. Çölde susuz kalan bebeği için iki tepe arasında koşan Hacer'in adımlarını tekrar ediyor insanlar. Binlerce yıl sonra milyonlarca insan o çaresiz annenin koşusunu kendi bedeniyle yeniden oynayarak sahnelemiş oluyor. Bir düşünün şimdi. Bir kadının umutsuz koşusu aslında ibadete dönüşmüş. Buradan da şu çıkıyor: Hareket bir hafıza. Bazı hareketler bir hikayeyi kaslarla saklamanın bir yolu olabilir. Aynı şeyi Orta Çağ katedrallerinin taş zemininde de labirent olarak karşımızda görüyoruz. Kocaman, tek yollu, dolambaçlı bir desen var. Hacca gidemeyenler için yapılmış oluyor bu desen. Ve o insanlar o desenin üzerinde dizlerinin üstünde dua ederek adımlıyorlar. Birkaç metrekarede o bin kilometrelik yolculuğun bir tekrarını aslında sahnelemiş oluyorlar. Ve labirentin tek yolu var. O yol mutlaka merkeze çıkıyor. Kaybolamazsınız, yalnızca uzun yoldan gidebilirsiniz ve her dönemeçte yol sizi merkeze biraz daha yaklaştırır. Ancak asla doğrudan götürmez. Çünkü merkez ancak dolaşılarak bulunur.
Ve şimdi baştaki hacılara geri dönelim, Tibet yolundaki hacılara. Yürüyüşlerinde durup secde eden o insanların artık ne yaptıklarını anlıyoruz. Üç temel hareketi tek bedende birleştiriyorlar. Yürüyorlar, yani hac yapıyorlar. Kapanıyorlar, yani secde ediyorlar. Ve her kapanışta bedenleriyle yolu ölçmüş oluyorlar. Yol bittiğinde yalnızca orada hacı olmuş olmayacaklar, o yolu görmüş olmayacaklar. Santim santim bedenleriyle yaşamış olacaklar ve her metrede inançlarını bedenleriyle bütünleştirmiş olacaklar o hacılar.
Beden hatırlar
Şimdi başa dönüyoruz tekrar. Önce beden inanır dedik. Bedenin inançtaki önceliğini aslında çocuk yetiştirenler çok iyi bilirler. Hiçbir çocuk inancı öyle soyut kavramlarla öğrenmez öncelikle. Taklitle öğrenir. Namaza duran bir ailenin çocuğu anlamını bilmese de yanlarında durur, eğilir, kalkar, dua eden elleri taklit eder. Ya da Hristiyan bir ailenin çocuğu haç çıkarmayı taklit eder ve inanca bedeniyle katılır. Anlamıysa akıl baliğ olunca öğretilen bir şeydir. Biz çocukken aslında taklit yoluyla öğrenmiş oluyoruz.
Hareketten, jestten bahsedince biraz da belki de hareketsizlikten bahsetmek gerekiyor. Saatlerce kımıldamadan oturan dervişler ya da dizleri üzerinde sabaha kadar bekleyen keşişler. Bunların yaptığı iş hiç kolay iş değil. Tam tersine belki bedenin en zor hareketlerinden birini yapıyorlar. Çünkü beden kolay kolay durmak istemez. Murakabede oturan insan da dışarıdan bakınca hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünür. Ama gerçekte her saniye içindeki kıpırdama isteğiyle savaşır. Ve Hint geleneğinin bu işi bir yola çevirmesi var ki ona da yoga diyoruz. Yoga kelimesinin kökü bağlamak, boyundurağa koşmak demek. Yani yoga adı üstünde bağ kurmak anlamına geliyor. Ve bu serinin başından beri konuştuğumuz o kopan bağı yeniden düğümlemeye çalışan bir pratik. Yoga geleneğinin en bilinen hareketlerinden birinin adı da bir selamdan geliyor: Güneşe selam, Surya Namaskar. Namaste'deki selamın akrabası yani bir şekilde. O hareketi izlediğinizde gördüğünüz şey de baştan sona bir eğilme koreografisi. Yine ayakta başlıyor, yere doğru yaklaşıyor, kapanıyor ve sonra yeniden doğruluyor. Duruşların da zaten adı çok ilginç. Mesela asana. Asana oturuş demek. Bu duruşlar beden egzersizi olarak tabii ortaya çıkmadılar. Amaç uzun süre kımıldamadan oturabilmekti. Duruş sağlam olacak, rahat olacak; hepsi buydu. Bugün çoğu yerde esneme dersine dönmüş durumda, o ayrı bir konu. Ama yoga özünde bir beden ibadeti.
Bir de işin topluluk tarafına bakalım. Ritüel hareketler çoğu zaman tek başına yapılmaz, birlikte yapılırlar. Aynı anda eğilen bin kişi vardır, bin kişi secdeye gider ya da aynı anda bir merkezin etrafında dönen binlerce beden vardır. Birlikte hareket etmek insanlığın bildiği en güçlü tutkallardan biri. Aynı ritimde hareket eden bedenler bir süre sonra tek bir bedene dönüşürler. Bugün bunun kutsal dışı kalıntılarını pek çok yerde görüyoruz. Stadyumda aynı anda ayağa kalkan on binlerce insan ya da konserde aynı anda sallanan kollar, halayda birbirine kenetlenen omuzlar. İnsanlar bu tür etkinliklerden sonra tuhaf bir doygunlukla ayrılırlar. Şöyle bir düşünün, bir konsere gittiniz, eğlendiniz, herkesle beraber ritim tuttunuz. Oradan bambaşka bir ruh haliyle ayrılırsınız. Nedenini de çoğu zaman anlayamazsınız. Birlikte ve ritmik hareket eden bedenler günlük, bireysel ve bilinçli halden çıkarak daha derindeki kolektif bilince bağlanırlar. Tabii bu tutkalın gücünü bilenler bu hareket mevzusunu her yerde kullandılar. Mesela ordular adım tutarak yürür. Kürekçiler tek ritimde çekerler. İmece türküyle yapılır. Böylelikle aynı ritme giren bedenler yorulmayı unutur, korkuyu unutur ve ben demeyi unuturlar. Yani aynı bilgi hem bir topluluk, hem bir cemaat kurar, hem bir ordu kurar. Fark ritmin kimin için tutulduğundadır.
Modern beden
Modern hayat ise bedeni ibadetten ayrıştırarak yerine atalet ya da birtakım beden egzersizlerini koydu. Günün çoğunu biz ya oturarak geçiriyoruz, masada, arabada, koltukta, ya da hareket etmek için spor salonlarına giderek geçiriyoruz. İnancımızı da zihnimize taşıdık. Şöyle zannediyoruz: İnanmak bizim için bir fikri onaylamak demek. Çok zihinsel bir proses haline dönüştü. Oysa eskiler bambaşka bir şey biliyordu. Ne dedik? İnanç zihinden önce daima bedensel hareketlerle gerçekleşmişti. Bu öncelik gündelik dilimizde karşımıza çıkıyor. Biz ne yapıyoruz? Bir soruna eğiliyoruz, bir fikre yaslanıyoruz, bir görüşe katılıyoruz, bir karara varıyoruz ya da bir konuyu kavrıyoruz. Düşünceyle ilgili kelimeler nedense hep bedensel oluyorlar ve her soyut fiilin içinde unutulmuş bir beden hareketi muhakkak oluyor. Zihin dediğimiz şey kelimelerini bile bedenden ödünç almış. Çünkü insan dünyayı önce kaslarıyla anladı, tanıdı ve keşfetti. Sonra sözcüklerle anlamlandırdı. Fikirler değişebilir, inançlar isim değiştirebilir, diller, anlatılar başkalaşabilir ama bedenin ezberi ve kas hafızası öyle kolay kolay silinmez. Dizimiz yere değdiğinde ya da avucumuzu göğe açtığımızda ya da bir eşikte durup dünyayı dışarı bıraktığımızda binlerce yıllık görünmez halkanın içine yeniden girmiş oluyoruz.
Bugün de yolu yürüdük. Kutsala doğru hareket ettik ve çemberi tamamladık. Şimdi bizim için dinlenme vakti. Bir sonraki bölümde yolculuğumuz insanı bir araya getiren ilk kıvılcıma uzanıyor. Ocağın başına oturup ateşin kutsallığını inceleyeceğiz.
- Boyun eğmek
- Teslimiyetin dildeki bedeni. Boynunu öne veren, en kırılgan yerini karşısındakine emanet eder.
- Secde
- Alnın toprağa değdirilmesi. Kadim mantıkta yukarı çıkmanın yolu aşağı inmekten geçer.
- Tavaf · Pradakshina
- Kutsalın çevresinde, kutsal hep sağ yanda kalacak şekilde dönmek.
- Semâ
- Dönen beden: bir el göğe, bir el yere açık; alan değil, aktaran.
- Namaste
- Sendeki kutsalı selamlıyorum: iki insanın içindeki kutsal töz birbirini selamlar.
- Yoga
- Kökü bağlamak, boyunduruğa koşmak. Kopan bağ, sporun adında durur.
Sıkça Sorulan Sorular
Neden 'boyun eğmek' deriz, bu deyim nereden geliyor?
Secde neden teslimiyetin en uç hâli sayılır?
Tavafta neden hep aynı yöne dönülür?
Hacıları değiştiren varış mı, yol mu?
Yoga kelimesi ne anlama geliyor?
Bölüm 08 · Kutsal Ateş: Evdeki Tanrı. Ocak, sunak ve sönmeyen ateş; ev nasıl bir tapınak olur?
Okuma Listesi
Kutsala Dönüş × Şira Nur Uysal